selenintech@hotmail.com

Yağmur

Bu şehre geleli üç hafta olmuştu.. Yağmurun yağmadığı tek bir gün bile hatırlamıyorum.. Sokakların üstüne serilmiş taşlar üzerine yansıyan ışıklarla beraber üstünde yürüyen insanlara yağmurun tüm ışıltısını yansıtıyordu..Yağmurun altında yürürken onlarca cafeden dışarı taşan nefis kahve kokusu beni cezbediyordu.. Meydandaki sarı binanın hemen yanındaki cafeye girdim..

Cafenin girişinin sol tarafında küçük bir kitaplık vardı, orada okuyabileceğim bir şeyler arıyordum. Genelde Almanca yazılmışlardı, İngilizce yazılan kitaplar da ilgimi çekmemişti. Kokusuyla beni cezbeden kahveden alıp iki kişilik bir masaya oturdum, cebimden telefonu çıkartıp geçtiğimiz üç hafta boyunca çektiğim fotoğraflara göz gezdirmeye başladım.. Viyana Opera Binasında çektiğim fotoğraflara bakarken gözlerimi etrafı izlemek için kaldırdığım o an tam karşımdaydı.. Üzerinde beyaz bir palto vardı, kırmızı şapkasındaki yağmur damlacıkları hala oradaydı, siyah saçlarının küçük bir kısmı sol tarafından aşağıya doğru düşmüştü. Kahveyi tutuşundan ellerinin üşüdüğü belli oluyordu, siyah gözlerindeki ifade içerisinde çok fazla cevapsız soruyu barındırıyordu.. Onu bakışlarımla rahatsız etmemek için tekrar telefonuma doğru dönmüştüm..

Ertesi gün erken uyanmıştım, oysa bugün hiç ders yoktu.. Geldiğim günden beri ilk defa bu sabah tıraş olmuştum.. Küçük bir dairede kalıyordum, yattığım odanın sağ tarafına kitaplarımın bir kısmını koymuştum. Plaklarım ise pencerenin hemen önündeydi. Mozart’ın şehrinde kaliteli müzik dinlemek gerekiyordu. Tıpkı bulunduğum şehir gibi tarih kokuyordu.
Dışarı adımımı attığımda önümden Fransızca konuşan iki kadın geçti. Havanın gitgide daha da soğuduğundan bahsediyorlardı. Sokaklarda o kadar vakit geçirmişim ki bir cafenin ışıklarının açık olduğunu görünce saatin ne kadar ilerlediğini anladım. Ayaklarım beni yine aynı yere götürüyordu. Acaba orda mıydı? Bunu oraya gitmeden öğrenemezdim. İçeri girdiğimde geçen sefer oturduğu yerin tam arkasındaki masada oturduğunu gördüm, bu sefer şapkası yoktu ve saçları hayal ettiğimden çok daha güzeldi. Masada iki kişi daha vardı, kahve almaya doğru giderken oturdukları masanın yanından geçtim. Almanca konuşuyorlardı, hiçbir şey anlamamıştım. Kahve alıp kendime oturacak bir yer bakındım ama her yer doluydu. Ayakta kahvemi yudumlayıp etrafı izlerken ona doğru bakıyordum ama onun varlığımdan haberi bile yoktu. Hararetli bir biçimde arkadaşlarıyla konuşuyordu. Keyfim kaçmıştı, dışarı çıktım. Sigara yakıp, kahvemi içerek eve doğru yürüdüm..

Evde önceden stokladığım biralardan birkaçını içmiştim, plağımda Bob Dylan ve Patti Smith dönüşümlü çalıyorlardı, pencerenin kenarından sokağı izliyordum. Bir kedi dikkatimi çekmişti, sanki bana bakıyordu. O da bu şehirde benim gibi yalnızdı anlaşılan.. Üzerime hiçbir şey almadan dışarı çıktım ama çoktan gitmişti.. Bulamadım..

Sabah uyandığımda bir kahve yaptım, buraya geldiğim günden beri kahvaltı yapmamıştım. Annem bunu duysa bayağı kızardı bana. Kahvaltı ile yalnızlığın derin bir ilişkisi vardı, sanki insan yalnız başına kahvaltı yapamaz gibi geliyordu bana. Tek başınayken bir bardağın içindeki kaşığın sesi anlamsızdı…

Bugün aynı kahveyi içtiğimizi farkettim, aslında farketmedim. Çünkü o bundan içtiği için ben de aldım. Ayrıca aynı cafede buluşmamızın 3’ncü günü, tabi ayrı masalarda..

Elinde Alfred Adler’in yazdığı bir kitap var, acaba psikoloji mi okuyor. Adler’in ben de bazı kitaplarını okumuştum, konuya bu şekilde mi girsem .. İngilizce ya da Fransızca biliyor mudur acaba.. Elinde Almanca kitap olan bir kıza İngilizce konuşmak.. Saçma.. Keşke dünyada tek bir dil olsaydı, belki o zaman insanlar konuştukları diller yüzünden yurtlarından edilmez ve öldürülmezlerdi..asıl saçma olan bu sanırım.. Kahvemden bir yudum daha alırken annemin son paylaştığım fotoğrafıma attığı yorumun bildirimi iç sesimi susturmuştu.
Havalar soğumuş oralarda sıkı giyin oğlum üşüme
Üşüyorum anne…

Bugün ne olursa olsun onunla konuşacaktım, hayatım boyunca hiçbir ilgi duymadığım kadınlara karşı hep rahat olmuşumdur ama hoşlandığım bir kadına karşı hep mesafeli durmuşumdur.. Artık bu mesafeyi aşmanın vakti geldi derken masadan kalktığını farkettim. O cafenin kapısını açarken ben paltomu çoktan giymiştim. Mağazaların yoğunlukta olduğu caddeye doğru yürüyordu, ben de James Bond edasıyla paltomun kenarlarını havaya kaldırmış yaklaşık on metre arkasından onu takip ediyordum. Birkaç giyim mağazasına girip fazla durmadan çıkmıştı, az ilerimizde yaklaşık on kişi küçük bir gösteri seyrediyordu, ilgisini çekmişti. O da kalabalığın sol tarafında bir köşede izlemeye başladı, ben de tam sağ tarafındaydım. Michael Jackson kıyafetlerini giymiş biri müzik olmadan moon walk yapıyordu. Dışardan bakıldığında komik bir görüntüydü ama onun haricinde kimse gülümsemiyordu. Ona doğru bakıp,
“Küçükken ben de bu danstan yapardım” dedim.
Artık yapmıyor musun” dedi.
İngilizce bilmesinin verdiği mutlulukla,
“Çok sarhoş olmam lazım” dedim.
Gülümsedi.. O’nu gördüğüm ilk andan tam 59 saat sonra bana gülümsemişti..
“Viyana’nın en güzel yanı ne biliyor musun?” diye sordum.
Nedir?”
“Buranın o kadar güzel kahveleri var ki, bir kadına kahve içme teklifi yapmak için bulunmaz bir yer”
Yanaklarını bir sağa bir sola döndürüp “Olur” dedi…
Mağazaların bulunduğu caddenin sonunda bir cafeye oturduk. Sipariş için garsonu beklerken,
Viyana’da tanımadığın bir kadınla İngilizce konuştuğuna göre buralı değilsin sanırım
“Evet”
Nerelisin
“Türkiye”
Bunu hiç tahmin etmezdim işte
“Niçin”
Siz genelde esmer filan olmuyor musunuz?”
“Demek ki genelin içinde değilim” diyip gülümsedim. “İngilizceyi Alman aksanıyla konuşmuyorsun peki sen nerelisin”
Yunanistan” dedi.
“Bi Akdeniz insanı olduğunu tahmin etmiştim”
Nasıl?”
“Ancak bir Akdeniz insanı ilk tanıştığı insana nereli olduğunu sorar” dedim. İkimizde gülüştük. O esnada garson gelmişti.
Hadi bakalım Türk, Viyana’yı ne kadar iyi tanıyorsun bakalım, hangi kahve” dedi.
“Wiener Melange”
Garsona doğru bakıp bize iki tane “Beyaz” dedi.

Melange’ın yöresel adı “Beyaz”dır, tercihin oldukça güzel benim de en sevdiğim kahvedir” dedi..

İçimden biliyorum dedim…
“Okuyor musun?” diye sordum.
Evet, çocuk psikolojisi üzerine üçüncü yılımı tamamladım, sen?”
“Ben de geleli üç hafta oldu, Türkiye’de mühendislik okudum, burada da yükseğini yapıyorum”
Güzelmiş” dedi..

Kahvelerimizi içtikten sonra yürümeye başladık, sokağın solundan aşağı doğru indik. Yönümüze o karar veriyordu, ben de ayak uyduruyordum. Nerede yaşıyorsun diye sordum.
Hükümet binasının aşağısındaki öğrenci apartlarının olduğu sokaktayım, sen?”
“Ben de müzenin sol tarafındayım, yakınmışız”
Evet
Hükümet binasının önüne geldiğimizde ayrılma zamanının geldiğini bana doğru dönmesinden anlamıştım.
Kahve için teşekkür ederim
“Bana eşlik ettiğin için asıl ben teşekkür ederim, istersen yarın da buluşabiliriz. Başka bir planın yoksa”
Biraz düşündükten sonra,
Olabilir, dersim 4 gibi bitiyor, 5’te müsaitim
“Çok güzel benim de sabahtan tüm derslerim bitiyor. Nerede buluşalım”
Tam ikimizin ortasında güzel bir cafe var” diyip onu üç günden beri gördüğüm cafeyi tarif etti. “Biliyor musun orayı
“Bulurum” diyip gülümsedim ve ikimiz de arkamızı dönüp ters yönlere doğru yürümeye başladık, arkamdan bana seslendiğini duydum. Döndüğümde “adın ne peki” diye sesleniyordu. Gülümseyerek “K.” dedim. “Senin peki” diye seslendim, yanımdan geçen otobüsün sesinden dolayı ne dediğini duyamamıştım. Gülümseyerek arkasını dönüp gitti…

O’nu ilk gördüğüm masaya oturup bekledim, 5’i 3 geçe gelmişti, ilk gördüğüm gibi giyinmişti, biraz şaşırmıştım. Hoşgeldin dedim.
Ne yapıyoruz bakalım bugün” dedi gülümseyerek..
“Ne yapmak istersin”
Tiyatro ya da sinemaya gidebiliriz
“Harika” dedim..

Baktığımız bir Brecht oyununun saatini geçirdiğimizden dolayı giremedik, sinemada ise ikimizin ortak sevebileceği bir film bulamadık.
Eski filmlerin yayınlandığı küçük bir sinema biliyorum, oraya bakalım mı” dedi.
“Tamam” dedim.

Sinemanın o hafta ki gösterimde olan filmini görünce şaşırdım ve yanına gidip,
“Sanırım bugün şanslı günündesin çünkü Angelopoulos’un “Ulysses Gaze” filmi varmış” dedim..
Harika sen de sever misin?”
“Hem de fazlasıyla”

Küçük tarihi bir salondu, zaten bu şehirde tarihi olmayan hiçbir şey yoktu. Şehiri şehir yapan bu mirasa sahip çıkmalarıydı. Salonda bizimle beraber dört kişi daha vardı. Filmi izlerken bazı Yunanca kelimelerin İngilizce de tam karşılığı olmadığını ve yanlış çevirdiklerini söylüyordu. O konuşurken dudaklarının hareketine odaklanmıştım, sürekli konuşsun istiyordum…

Film bittikten sonra sinemanın cafesinden iki kahve alıp dışarı çıktık.
“Angelopoulos’un filmlerini hep evde dvdden izlemiştim, ilk defa sinemada izliyorum. Çok güzeldi” dedim.

“Sence filmin en etkileyici sahnesi hangisiydi
” diye sordu.
“İnsanların cansız bedenleri ağaçlarda asılıyken bir anda oranın sisle kaplanmasıydı, Harvey tam o sisin önünde duruyordu ve içerisinde asılan cansız bedenlerin olduğunu biliyordu. İşte tam burda Batı’nın balkanlardaki savaşa bakışını yansıtmış, orada katliamın olduğunu biliyorlardı ama sisi bahane ederek gözlerini kapamayı tercih ettiler”
Çok doğru söylüyorsun, hiç bu açıdan görmemiştim. Ben de Selanik’te büyüdüm biliyor musun. O yüzden Theo’nun filmlerini ayrı severim. Hem o da benim gibi savaş karşıtı biri. Dedem siz Türklerin hep savaşan ve öldürmek isteyen canavarlar olduğunuzu anlatırdı bana sen öyle değilsin değil mi” dedi gülerek..

“Bize de Rumlar hakkında benzer hikayeler anlatıldı, geçmişte karşılıklı kötü zamanlar yaşamış olabiliriz ama bu hala dost olmayacağımız anlamına gelmez” dedim..

Yürürken yağmur hızını arttırmaya başlamıştı, cebinden kırmızı şapkasını çıkardı. Onu ilk gördüğüm günkü gibiydi.

“Sana bir şey itiraf etmem lazım, seni dört gün önce bugün buluştuğumuz cafede görmüştüm. Üzerinde bugün ne giydiysen onlar vardı. Seninle konuştuğum o akşam da tesadüf değildi, cafeden çıktığından beri seni takip etmiştim”
Biliyorum, ilk gün bana baktığın belli olmasın diye telefonunla ilgileniyordun, ertesi gün ise yer olmayınca çıkmıştın. O gün benimle konuşman için çıktım dışarı
Çok şaşırmıştım. “Peki sen niçin konuşmadın” dedim..


“Ben bir Akdeniz kızıyım, ilk hareketin erkekten gelmesini isterim
” dedi..
Şehrin meydanındaydık, yağmur tüm şiddetiyle üzerimize yağıyordu..Gözlerimiz birbirine bakıyordu, aynı anda dudaklarımıza doğru hareketlendik.. Orada ne kadar kaldık, ne kadar öpüştük hatırlamıyorum. Ama yağmurun altında ilk dansımızı etmiştik…

Sabah uyandığımda, sağ kolumun tam üstünde yüzü bana dönük bir şekilde uyuyordu. Onu uyandırmamak için en ufak bir kıpırtı bile yapmadım. Sadece izliyordum, pencereyi açık unuttuğumuzu farkettim, üşümemesi için örtüyü yukarı doğru çekerken gözlerini yavaşça açtı.. Kolumu başının altından alıp öptü.. Örtüyü üzerine sarıp ayağa kalktı.. Uzanmış sadece onu izliyordum.. Kahvaltı edelim mi diye sordum, kahve içsek daha güzel olur dedi.. O kitaplarıma ve plaklarıma bakarken ben kahve yapmak için mutfağa gittim..

Senin mühendis olduğunu sanıyordum, daha önce Beatles dinleyip Aragon okuyan Theo’nun filmlerini analiz eden bir mühendisle karşılaşmadım” dedi..
“Edebiyatı ve müzikleri severim, bak sana Türk kahvesi yaptım”
Bir yudum aldı, bu bildiğin Yunan kahvesi” dedi..
“Hayır, sizinkini de çok denedim, bizimkisi biraz daha ağırdır”
Tabi tabi öyledir, sen şimdi Uzo’yu da Türk içkisi yaparsın” dedi gülümseyerek..
“Rakı’yı anımsattığını söylemeden edemem, Yunanistan’a ilk gittiğimde kültürümüzün ne kadar benzediğine şahit olmuştum. Yıllarca beraber yaşamışız, birbirimizden etkilenmemiz çok doğal değil mi” dedim..

Plağa koyduğu “Hey Jude” şarkısı çalarken kahvesini pencerenin kenarına bırakıp önüme geldi.

“Etkilenmek..peki sen benden etkilendin mi
” diyerek üzerine örttüğü örtüyü yere doğru bıraktı. Dudaklarımız ve tenimiz tekrar birleşmişti…
Sevişmek, aşk ve tutkuyla anlam kazanıyordu…
Dışarı çıktığımızda güneş çoktan batmıştı, zaten yağmurdan dolayı hava sürekli kapalıydı. Viyana opera binasında Sheakspeare’in “3.Richard” oyunun günümüz uyarlamasını seyrettik, karnımız oldukça acıkmıştı. Opera binasının karşısındaki Cafe Sacher’de Sacher Torte yedik. Dudaklarımızda kalan kremayı öpüşerek ait olduğu yere gönderdik. Tüm üniversite hayatı boyunca savaş karşıtı ve doğayı korumaya yönelik gösterilerde bulunmuştu. Onları anlatırken çoktan Viyana Sanat Akademisinin önüne gelmiştik. 2.dünya savaşında nazilerin yaptığı bir katliamla alakalı psikolojik çözümlemelerin olduğu bir tezden bahsediyordu.. Arkasına geçip sarıldım, elimle karşı binayı gösterdim.
“Ne görüyorsun orada?” diye sordum.
Viyana Sanat Akademisi” diyip yüzüme ne olduki der gibi bir bakış attı.
“Katil Hitler, bu okula giremediği için şansölye oldu” dedim.
Peki bay çok bilmiş” diyip tam ters tarafa döndü, “bak burasıda Cafe Sperl, Before Sunset filminin çekildiği yer” dedi..
Arkasından sarılı halde, cebimden telefonumu çıkarıp ilk geldiğim hafta burada çektiğim fotoğrafı gösterdim.
“Bak, çiftimizin ilk oturduğu masa burası. Ayrıca Before Sunset filmi sadece Fransa’da geçiyor, burada geçen ilk film yani Before Sunrise” dedim yanağından öperek.
Beni elimden doğru çekip koşmaya ve bağırmaya başladı, “benim sevgilim her şeyi bilir” diye tekrarlaya tekrarlaya bağırmaya ve koşmaya devam etti. Gülmekten bir şey diyemiyordum. Meydana kadar koşmuştuk, yere oturduk ve şehri izlemeye başladık..
Bu şehirde ne çok şair yaşamış, kimbilir bu meydanda, bu sokaklarda, bu cafelerde ne anıları vardır” dedi.
İçimden ben bir tanesini biliyorum diye geçirdim. O konuşurken başımı dizlerinin üzerine koydum, bütün bir şehir önümüzden akıp geçerken gözlerine bakıp
“Seni Seviyorum” dedim..
Dudaklarımdan öpüp “Seni Seviyorum” dedi…
‘Ben de’ lerimiz yoktu bizim, çünkü ben onunla o benimle birdi.. O bendi, ben oydum…
Eğer bir gün ölürsem bedenimin yakılmasını istiyorum, küllerimin bir kısmını denize ve doğaya serp bir kısmıda sen de dursun” dedi..
“Ölmek için çok güzel ve gençsin bunlardan bahsetme” diyip gülümsedim…

Bu sefer o benden önce kalkmıştı. Gözümü açtığımda sağ tarafımda bağdaş kurmuş beni izliyordu.
Gözlerin neden bu kadar güzel” dedi
“Sen niye bu kadar anlamlı bakıyorsun” dedim..

“Eve gidip eşya almam gerekli burada hiç eşyam yok

“Tamam, benim de dışarıda küçük bir işim var, Cafe Hawelka’da buluşalım mı”
Sen Hawelka’yı nereden biliyorsun bakalım, kiminle gittin oraya” dedi muzipçe.
“Orayı gidince anlatırım” dedim.

Dışarıya ondan önce çıkmıştım, kitapçıların olduğu yer evin biraz uzağındaydı. Hem aradığım kitabı bulup bulamayacağımda meçhuldu. Birkaç kitapçıya girip çıktım, hepsi olumsuzdu. Sokağın ortasında küçük bir yer vardı. Dışarıdan bakıldığında kitapçı olup olmadığı bile belli değildi, tam girişinde gramafon olan kitap kokan bir yerdi. İçerisinde yaşlı bir amca Sartre’ın Duvar kitabını Fransızcasından okuyordu. Buraya geldiğimden beri çok az Fransızca konuşmuştum, karşımda Fransızca bilen birini bulmak sevindirmişti. Selamımı verdim,
“Bir Türk şairin kitabını arıyordum” dedim.

 

Yaşlı amca başını kitaptan kaldırıp,
Nazım mı” diye sordu…
Ağzından Nazım ismi çıktığı an gözlerim dolmuştu, sadece “evet” diyebildim. Oturduğu sandalyeden kalkıp arka tarafa gitti. O da şaşırdığımı anlamış olacak ki,
Şimdilerde herkes çok satan yazarları okuyor, Nazım gibi büyük şairleri sadece benim gibiler bulunduruyor. Okumadığım hiçbir yazarın kitabını satmam ben. Sen nereden duydun genç adam bu şairi
“Biz onunla aynı ülkedeniz” dedim gururla. ama bir yanım hüzünlüydü bunu derken. Memleketini bu denli seven bir insanı memleketinden etmişlerdi, ona öyle bir kin ve nefret gütmüşlerdi ki mezarını bile memleketine getirtmemişlerdi..ama Nazım hala yaşıyordu, dünyanın her yerinde okunup hissediliyordu..
Hissetmek yaşamaktır…
İşte burda” dedi amca. Nazım’ın şiirlerinin toplandığı almanca çevirisinin olduğu kitabı bana doğru uzatırken “İstanbul’a benden de selam söyle” dedi…

Cafe’ye benden önce gelmişti, oturdum iki “beyaz” kahve söyledik.
“Geçen akşam bana bu şehirde yaşamış şairlerden bahsetmiştin, sana bugün onlardan birini getirdim. Adı Nazım, şuan oturduğumuz Cafe Hawelka’ya çok sık gelirmiş ve birkaç şiirinide burada otururken yazmış. Belki de şuan bizim oturduğumuz bu masada seneler önce o oturuyordu. Ayrıca Nazım hem Selanik’li hem de İstanbul’lu tıpkı ikimiz gibi” diyip kitabı verdim.
Çok sevinmişti..Hediye dediğimiz şeylerin bir anlamı olmalıydı, birine sırf bir şey almak için alınmamalıydı. Üzerine düşünülmeli ve anıları ölümsüz kılacak bir şey bulunmalıydı. O’na Nazım’dan daha özel bir şey veremezdim…

Pencerenin kenarında biralarımızı içerken kitaba dalmıştı, gözlerindeki canlılıktan sevdiğini anladım.
Yaşamayı ciddiye alacaksın, 

yani o derecede, öylesine ki, 

mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 

yahut kocaman gözlüklerin, 

beyaz gömleğinle bir laboratuarda

insanlar için ölebileceksin, 

hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 

hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 

hem de en güzel en gerçek şeyin

yaşamak olduğunu bildiğin halde

Almanca söylediği için tam anlamamıştım, ama aradaki birkaç kelimeden “Yaşamaya Dair” şiiri olduğunu anladım, gülümseyerek onu dinledim.
Nazım mükemmel bir yazarmış, beni tanıştırdığın için çok teşekkür ederim sevgilim, seni seviyorum
“Seni seviyorum”

18 gündür beraberdik, sadece derslere girdiğimiz zamanlarda görüşmüyorduk. Onun haricindeki tüm zamanımızda birbirimize sarılıp müzik dinleyip, kitap okuyup, dans edip sevişiyorduk. Birkaç defa kısa süreliğine tek başına dışarı çıkmıştı. Ne yaptın diye sorduğumda geçiştiren cevaplar vermişti, ben de yalnız kalmak istiyor herhalde diye düşünüp çok üstelememiştim. Ama o gece nedenini anladım..

İlk defa beni arkadaşlarıyla tanıştıracaktı, kaldıkları apart dairenin içine girdiğimizde bizi bir koku karşıladı, her yerde olduğu gibi burda da gençler arasında ot içmek yaygındı. İçeride biz dahil 8 kişiydik. Genelde Avrupa ülkelerinden gelen gençlerdi. Bana da ikram ettiler, elimdeki birayı gösterip bu yeterli dedim. Bir ara O’nun içeri bir odaya girdiğini farkettim. Kendime yeni bir bira alacağım bahanesiyle birkaç dakika sonra ordan kalkıp onun gittiği odaya girdim, yanındaki arkadaşıyla beraber hap içiyordu. Beni görünce ayağa kalktı
Ne oldu Sevgilim
“Seni göremedim içeride”
Evet arkadaşım, erkek arkadaşından ayrılmış onu anlatıyordu
arkadaşına dönüp “üzüldüm sizin için ama bizim artık çıkmamız gerekiyor” dedim. Elinden tutup dışarı çıkardım.
Neden böyle davranıyorsun K.” dedi, ilk defa ismimi söylemişti.
“Bak, ota bir şey demiyorum ama o içeride kullandığın haplar seni sadece öldürür başka da hiçbir işe yaramaz”
Sen gizli gizli beni mi izliyorsun
“Hayır eğer peşinden iş çevirmek istesem bu bağımlılığını daha önce öğrenirdim, bana sadece hava almak için dışarıya çıkıyorum diyordun”
Çünkü şuan verdiğin şu tepkiyi görmek istemedim, hem ben bağımlı değilim. Arada kullanıyorum sadece
“Bunu kullanan herkes böyle söyler. Sana tek bir şey soracağım. Bana aşık mısın”
Seni tanımadan önce başkalarına aşık olduğumu zannetmiştim, ama seni tanıdıktan sonra onların adının aşk olmadığını hayatımdaki ilk aşkın sen olduğunu anladım, niçin soruyorsun bunu
“O zaman benim için bırak bunları lütfen. Ben seninle beraber yaşamak istiyorum, bunlar seni öldürecek. Senin gibi akıllı ve güzel bir kızın bunları kullanması çok saçma. Nazım’ı hatırla ne diyordu her şeye rağmen yaşamak.”
Ağlamaya başladı, sarıldım…
Hapları bıraktıktan sonra ki birkaç hafta yanından hiç ayrılmama kararı aldım, dersler umurumda değildi. Tek umurumda olan O’ydu..Tedaviyi kabul etmemişti, Avusturya vatandaşı olmadığı için böyle bir olayın anlaşılması durumunda sınır dışı edileceğini söylüyordu. Ben de burası şart değil Yunanistan ya da Türkiye’ye gidebiliriz tedavin için dememe rağmen yine de kabul etmiyordu.
Hapları bıraktığının altıncı gününün gecesi değişik bir ruh hali sergiliyordu. Sanırım ilk kriz geliyordu, internetten bu konuyla alakalı çok araştırma yapmıştım. Sakinleşmesi için olağanca gücümle çaba sarfediyordum. Ağlamaya başladı, ilk defa böylesine hıçkırarak ağlıyordu. Benimle Rumca konuşmaya başladı, anlamadığım halde anlıyormuş gibi onu sakinleştirmeye çalışıyordum. Kollarımda titreyerek uykuya daldı..Sabaha kadar öylece bekledim, saçlarını kokladım, ellerimle sırtını okşadım ve onu sımsıkı sardım.
Öğlene doğru uyanmıştı. Hiçbir şey demeden banyoya gitti, ben de pencerenin kenarına oturup yağan yağmuru seyrediyordum. Bira şişesinin açılma sesini duydum, elinde bir sigarayla karşıma oturdu. Elimle yüzünü okşadım, elimi öpüp ellerinin arasına aldı ve konuşmaya başladı..

Babam çok dindar ve otoriter bir adamdı, dört sene önce öldü. Annem de o öldükten sonra Berlin’e gitti. Ben de bi süre onunla yaşadıktan sonra buraya geldim. Çocukluğum ve ilk gençliğim Selanik’te geçti. Babam kardeşimle beni bir din okuluna verdi. İlk zamanlar güzeldi, herkes çok iyi davranıyordu. Okulun kocaman bir bahçesi vardı. Çoğu zaman orada oyunlar oynardık. Sonra bir gece uyurken bacaklarımda bir el hissettim. Çok korkmuştum. Bağırmaya çalıştım ama kocaman elleriyle ağzımı kapatmıştı. Beni odasına götürüp taciz etti. İçime kapanmıştım, korkudan kimseye bir şey söyleyemiyordum. Sonra etrafımda başka çocuklarında tıpkı benim gibi olduklarını farkettim. Kardeşim kaçmıştı, en son Kanada’da olduğunu duydum ama kendisiyle hiç görüşmedim. Yapılan tacizler artmaya başlamıştı, ben de dayanamayıp kaçtım. Eve korkuyla gelmiştim, çünkü babama bir neden sunmak zorundaydım. Her şeyi anneme anlattım, kendimi suçlu gibi hissediyordum. Benim için çok zor zamanlardı…Babam durumu öğrenince okulu yakmaya çalıştı, iş mahkemeye gidince benim gibi tacize uğrayan diğer kız çocuklarının aileleride şikayette bulunmuşlardı. Tacizci üç kişiyi tutuklayıp okulu kapattılar. Şuan okuduğum bölümüde bu yüzden seçtim, benim gibi olan çocukları tedavi etmek için. Ama gördüğün gibi benim kendime bile bir faydam yok. Baksana ellerime nasıl da titriyor, ilk başta unutmak için içiyordum, sonra baktım ne unutabiliyorum ne de kurtulabiliyorum. Bunları ailemden sonra ilk defa sana anlatıyorum. Çünkü benim ne denli bir umutsuz vaka olduğumu anlamanı istiyorum. Sana tahmininden daha fazla aşığım ama bu aşk sana sadece zarar verecek. Sen akıllı ve başarılı birisin lütfen benimle vakit kaybetme ve yoluna git”



İlk bir kaç saniye anlattıklarının etkisiyle bir şey diyemedim. Türkiye’de de bu tarz olayların sıkça yaşandığını her gün haberlerden izliyordum. Ama ilk defa karşımda biri bana yaşadıklarını anlatıyordu. İnsanoğlu öylesine komplike bir varlık ki yapmış olduğu iğrenç ve vahşice davranışları doğadaki başka hiçbir canlı yapamaz.
“Seni hiçbir zaman bırakmayacağım, nefes aldığım sürece her zaman yanında olacağım. Sen çok güçlüsün ve bunun da üstesinden geleceksin ve ben bu mücadelende yanında olacağım, seni seviyorum sevgilim”
Seni seviyorum” dedi…

Saat ilerlemişti, pencerenin kenarında birbirimize sarılmış sokağı izliyorduk. Fonda Edith Piaf çalıyordu.
Canım şuan fazlasıyla Melange kahvesi istiyor” dedi. Ama şu beni ilk gördüğün yerde olandan diye ekledi.
“Hemen alıp geleyim” dedim. Kapıdan çıkarken beni kendine doğru çekip uzunca öptü… Gözlerindeki gülümseme harikaydı, son bir haftada ilk kez gülümsemişti..

Dışarı çıktığımda binanın önündeki yağmur birikintisine basmamak için atladım, hızlı adımlarla cafeye doğru yol aldım, Cafe bugün her zamankinden kalabalıktı. Uzunca bir süre kahve sırasında bekledim, bir ara almaktan vazgeçtim ama son bir haftada ilk defa bir şey istemişti. Hem ona artık güvenmeliydim…

Elimde kahvelerle geri döndüğümde plakta hala Piaf’ın çaldığını duydum. Banyonun ışığı açıktı, içine baktığımda kimse yoktu. Odaya geçtim, pencere kapanmıştı. Yatağa doğru döndüğümde hareketsiz bedeniyle karşı karşıyaydım. Üzerimdeki panik halini atlatıp hemen hastaneyi aradım, karşımdaki sesin tüm direktiflerini uyguladım. Nabzına baktığımda atmıyordu, ama ölmemişti hissediyordum. Başını kaldırdığımda tüm ağırlığıyla başı arkaya düşünüyordu. Hıçkırık sesleriyle beraber ambulansın gelmesini bekledim….

Benden sakladığı tüm hapları içmişti. sırtımdaki çantada artık ömrümün sonuna kadar benimle, denizle ve doğayla yaşayacak olan “O” vardı.. Telefonumda bu şehirle alakalı ne varsa hepsini sildim, arkama son bir kez daha bakıp uçağa bindim ve Viyana’ya bir daha hiç gitmedim…..

Son…

Kerem Bozkurt

share post :

Leave a Reply